HINZIR-DOMUZ
İslam dini insanı maddi ve manevi her türlü zarardan korumak için birtakım kurallar koymuş. Bu arada beslenme konusunda da bazı temel prensipler belirlemiştir. İnsana zarar verebilecek pis ve kötü her şeyi yasaklamış; temiz, güzel ve faydalı olanı da helal kılıp serbest bırakmıştır (el-Bakara 2/168, 172; Araf 7/1 57; el-Mü’minun 23/51). Domuz da (hınzır) pis ve zararlı şeylerden kabul edilip etinin haram kılındığı Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtilmiştir: Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah ‘tan başkası adına kesileni haram kıldı” (el-Bakara 2/173; en-Nahl 16/115; ayrıca bk. el-Maide 5/3; el-En’am 6/145).
İlahi dinlerden Yahudilikte domuzun haram kılındığı hususunda Tevrat’ta açık ifadeler vardır: “… ve domuzu, çünkü çatal ve yarık tırnaklıdır, fakat geviş getirmez, o size murdardır. Onların etinden yemeyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız, onlar size murdardır” (Levililer, 11/7-8; Tesniye, 14/8).
Bugünkü Hıristiyanlıkta ise domuzun haram kılındığına dair açık ve kesin bir hüküm yoktur. Ahd-i Cedid’in, ·Putlara kurban edilen şeylerden, kandan ve boğulmuş olanlardan … çekinin, bunlardan çekinirseniz iyi edersiniz” (Resullerin işleri. 15/29) şeklindeki cümleleri arasında domuzun haram kılındığına dair açık bir hüküm bulunmamakta, buna karşılık ağza giren şeyin değil ağızdan ve kalpten çıkan şeylerin insanı kirleteceği ifade edilmektedir (Matta, 15/11. 18; Markos, 7/ 15-23).
Bununla beraber gerçek İncil’e resmi dört İncil’den daha yakın olduğu Müslümanlarca kabul edilen Barnaba İncili’nde, ·Bunun üzerine yazıcılardan biri dedi: Eğer ben, domuz eti veya pis olan bir başka et yersem, bu benim vicdanımı kirletmez mi? İsa cevap verdi: İtaatsizlik insanın içine girmez, insandan, kalbinden dışarı çıkar ve bu sebeple haram kılınan yiyeceği yerse kirlenmiş olur” (Fası!, XXXLL/32-34) cümleleri yer almaktadır.
Bu ifadelerden, pis ve murdar olan domuz etinin haram kılınan yiyeceklerden olduğu, yenildiği takdirde de kişinin gönlünü, vicdanını kirleteceği anlaşılmaktadır (İncili Barnaba. s. 50, d.n.b.L. Diğer İncil’lerde de domuz yer yer horlanmaktadır (Matta, 7/6; Markos, 5/11-14).
Elde mevcut İncil’lerde domuzun haram kılındığını gösteren açık bir hükmün yer almaması, bunun tahrif edilen hükümlerden biri olduğu hususunu akla getirmekte ve domuz eti serbestisinin, çarşıda satılan her şeyin yenebileceğini söyleyen (I. Korintoslular’ a Mektup, 10/25) Pavlus tarafından Hıristiyanlığın kabulünü kolaylaştırma amacıyla sonradan ortaya konduğu ihtimalini güçlendirmektedir.
Aslında Tevrat’ın hükümlerine de uymak durumunda olan Hıristiyanlar (Matta, 5/17,18) oradaki açık yasağa rağmen bu hükme uymamaktadırlar.
Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetlerinde haram kılınan şeyler sıralanırken domuzun sadece eti zikrediliyorsa da müfessirler ve fakihler, En’am süresinin 145. ayetinde yer alan “rics (pislik, murdar, haram kılınan)” kelimesiyle, “… onlara pis ve murdar olan şeyleri haram kılar” (el-A’raf 7/157) mealindeki ayeti birlikte değerlendirerek domuzun kemiği, yağı, (derisi, kıl ve tüyü) sütü dâhil bütünüyle haram olduğuna hükmetmişler, ilgili ayetlerde sadece etinin zikredilmesinin en çok faydalanılan kısmının eti olması gerçeğine bağlı bulunduğunu kabul etmişlerdir.
Buna göre domuzun bütün parçaları “meyte (hayvan leşi)” hükmünde olup dinen necis sayılmıştır. Derisi tabaklansa bile fakihlerin çoğunluğuna göre dinen temizlenmiş olmaz. Ancak Zahiriler, Şevkani ve bir rivayette İmam Ebu Yusuf, tabaklanan derinin temizlenmiş olacağını bildiren hadisin (Müslim. “Hayz”, 105; Şevkânî, i. i 78) genel ifadesinden hareketle tabaklanan domuz derisinin temiz olduğunu kabul etmişlerdir.
Maliki Mezhebi’nden Sahnûn ve İbn Abdülhakem’in de bu görüşte olduğu rivayet edilmiştir. Âlimler, domuz kılının temiz veya pis olduğu ve bazı yerlerde kullanılıp kullanılamayacağı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Şafiiler’in dışındaki mezhepler, zarureti dikkate alarak domuz kılının ayakkabı dikiminde veya badana fırçası olarak kullanılabileceğini kabul etmişlerse de bazı âlimler bu konuda zaruret bulunmadığını, bu tür işlerin başka malzemelerle de yapıla bileceğini göz önüne alarak bunu caiz görmemişlerdir.
Deniz hayvanlarından su domuzunun kara domuzu gibi haram olup olmadığı konusunda müctehidler ihtilaf etmişlerdir. Şafii, Maliki ve Hanbelî fakihleri, “Deniz avına çıkmak ve avlananı yemek size helal kılındı” (el-Maide 5/96) mealindeki ayetle, “Deniz suyu temizdir, ölüsü de helaldir” (Ebu Davud, “Taharet”, 41; Tirmizi, “Taharet”, 52) mealindeki genel hükmüne dayanarak su domuzunun yenilebileceğini kabul etmişlerdir.
Hanefiler ise domuzun haram kılındığını belirten ayetlerde mutlak olarak zikredile “hınzır” kelimesinin her iki türü de içine aldığı, ayrıca deniz domuzunun A’raf süresinde geçen (7/157) “pis ve murdar” anlamındaki “habâis” kelimesinin kapsamına girdiği gerekçesiyle su domuzunun da haram olduğunu kabul etmişlerdir.
Esasen onlara göre balık dışındaki her deniz ürünü haramdır.
Domuz Müslümanlar için hukuken değer taşıyan (mütekavvim (sağlam, muhkem, bozuk için doğrulan)) mallardan değildir. Ayrıca şarabın, leşin, domuzun ve putların satımının haram olduğunu ifade eden sahih hadisler mevcuttur (Buhari, “Büyû”, 102, 112; Müslim, “Müsa1at”, 71; Ebu Davud, “Büyû”, 64) Bu hadislere dayanarak İslam hukukçuları domuzun alım satımının haram olduğuna hükmetmişlerdir.
İbnü’l-Münzir en-Nîsâbûrî bu konuda fakihlerin ittifak ettiğini kaydeder. Domuzun, İslam devletinin gayri müslim tebaası olan zimmiler için mütekavvim malolup olmadığı konusunda iki farklı görüş vardır. Hanefi ve Malikiler’e göre zimmiye ait domuz mütekavvim mal sayılır ve bir Müslüman veya zimmı tarafından telef edilirse tazmini gerekir.
Şafii ve Hanbelîler’e göre ise zimmiye de ait olsa domuz mütekavvim mal değildir ve telef edildiği takdirde tazmini gerekmez. Bir Müslümana ait domuzun telef edilmesi halinde tazmin gerekmediği hususunda dört mezhep ittifak etmiştir.
Domuzun Haram Kılınmasının Hikmeti
Kur’an-ı Kerim’de etinin haram olduğu belirtilen tek hayvan domuzdur. Et yiyen diğer yırtıcı hayvanlarla ilgili yasak ise sünnet ve ictihada dayanmaktadır. Kur’an domuzu haram sayarken onu “fısk” (el-Maide 5/3) ve “rics’ (el-En’am 6/145) olarak nitelendirir. Rics (maddi veya manevi bakımdan pis, murdar) olma hususu şarap, kumar, putlar ve fal oklarıyla ilgili olarak da zikredilmektedir (el-Maide 5/90).
Bundan hareket eden İslam hukukçularının genel anlayışı. DOmuz ve şarabın haram olmasının yani sıra necis olduğu yönündedir. Başta Malikiler olmak üzere bazı hukukçular domuzun canlı hayvan olarak necis sayılmadığını, ölüsünün ve ayrıca et, deri vb. parçalarının necis olduğunu söylemek suretiyle bir ayırım yapmışlardır (İbnü’l-Arabî, I, 54; İbn Cüzey, s 46,47) Bu sebeple ayette yer alan rics nitelendirmesiyle kumar ve putlarda olduğu gibi şer’i ve manevi kirliliğin kastedilmiş olması da mümkün görülmektedir.
Domuzun haram kılınmasındaki hikmetlerin neler olduğunu bugün ilim ve modern tıp tam anlamıyla tespit edip ortaya koymuş olmamakla beraber bu hayvanın birçok hastalık sebebini bünyesinde taşıdığı ve insan sağlığına verdiği zararların öldürücü boyutlara ulaştığı bilinmektedir. Bu konuda yapılan araştırmalar, hayvan etleri arasında en çok domuz etinin insana hastalık buIaştırma özelliğine sahip olduğunu ortaya koymuştur.
Domuz eti, yağ dokusu ve elementleri bakımından diğer hayvan etlerinden farklıdır. Hangi domuz cinsi olursa olsun bunların etlerinde kolesterin, yağ asitleri, kükürt, histamin, büyüme hormonları oldukça fazladır.
Domuzdan başta trişin hastalığı olmak üzere domuz şeridi. domuz yılancığı, domuz vebası, domuz gribi, kuduz, şarbon, ruam, şap, tüberküloz bulaşır.
Son yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı araştırmacılar domuzlarda görülen bir virüsün AIDS’e benzer bir hastalık yaptığını, bazıları da domuz etinde “toxoplasma gondii” adında bir parazit bulunduğunu, iyi pişmemiş domuz etinin bilhassa bebeklerde kanser, körlük ve zekâ geriliği gibi hastalıklara sebep olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca domuz etinde bol miktarda bulunan kolesterin ve yağ asitleri, kükürt bakımından zengin mukopolisakkaritler, büyüme hormonu, cinsiyet hormonu, histamin ve imidazol gibi maddeler safra kesesi iltihapları ve taşları, apandisit, barsak iltihapları, apse ve çıbanlar, şirpence, kadınlarda nisai akıntılı iltihaplar, mafsal iltihabı ve kireçlenmesi, damar sertliği, tansiyon yüksekliği ve infarktüs gibi hastalıklara yol açmaktadır.
Nitekim Alman hekimi H. H. Reckeweg, domuz etinde bulunan yüksek seviyedeki kolesterin ve yağ asitlerinin damar sertliği, tansiyon yüksekliği ve infarktüs: mukopolisakkaritlerin mafsal i1tihabı ve kireçlenmesi, fazla miktardaki büyüme ve cinsiyet hormonlarının kanser; histamin ve imidazolun ekzama, ürtiker, astıma, vazomotor rinitis gibi alerjik hastalıklara sebep olduğunu ileri sürmektedir. Ancak bu konuda kesin sonuçlara ulaşabilmek için daha geniş araştırmalara ihtiyaç vardır.
Doğulu ve Batılı bazı düşünür ve ilim adamları, beslenme ve gıda rejiminin insan bedeni ve karakteri üzerinde tesiri olduğunu söylemişlerdir. İçki yasağıyla birlikte düşününce domuz yasağının bu bakımından da önem taşıdığı şüphesizdir.
Domuz eti ve içki tüketen toplum fertlerinde görülen şiddet ve taşkınlık eğilimiyle hiç et yemeyenlerde görülen sâkin mizaca karşılık Müslümanların orta bir mizaç hali sergiledikleri söylenebilir.
Bazı uzmanlar domuz yağının E vitaminini yok ettiğini, domuz etinin erkek ve kadınlarda aşk duygusunun zayıflamasına ve kısırlaşmaya yol açtığını ileri sürmektedir. Gerçekten insanların cinsi hayatı için çok önemli olan E vitamini yağların oksidasyonunu önlediği gibi yağlarda bulunan ve yine cinsi hayat için önemli olan A vitamininin de okside olmasına engeldir.
Yağlarda her iki vitaminin, bilhassa E vitamininin noksanlığında erkeklerde kısırlık. Kadınlarda düşükler ve cinsi hayatta durgunluk meydana gelir.
Domuzun her türlü pislik ve leş yemeye düşkün, obur, hantal ve hayvanlar arasında vücut temizliği yapmayan hemen hemen tek canlı niteliğini taşıması sebebiyle olacaktır ki onu yiyenler de dâhil bütün dünya milletlerinin dillerinde domuz kelimesi hakaret ifade eden cümleler içinde yer almıştır.
Kur’an-ı Kerim’de bu özelliğiyle de anılmaktadır (el Maide 5/60).
Domuz etinin zararlarıyla ilgili ilmî sonuç ve iddialar bu çerçevede olmakla birlikte domuza dair dini yasağın bunlara bağlı olduğunu söylemek doğru değildir. Çünkü bir konudaki ilmi kanaatin ileride değişme ihtimali mevcuttur. Bugün bilinen mahzurların herhangi bir şekilde ortadan kalkması domuz etindeki yasağı geçersiz kılmaz. Müslümanlar domuzla ilgili yasağı başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere ilahı kitaplarda mevcut kesin bir emir olarak telakki eder ve bu inançla gereğini yerine getirirler.
Kaynak: Bu metin Diyanet İslam Ansiklopedisi’nin Domuz maddesinden alınmıştır. Madde yazarları: Asaf Ataseven – Mehmet Şener
Fakirlik sıcaklıktır.
Kapının, bacanın eğreti duruşundadır bu sıcaklık.
Üstte ki, başta ki eskilikte ve temiz dökülmüşlüktedir..
Hep yarım doymuş midede ve hayvanileşememiş güçtedir..
İnsanlar artık yoksulları sevmiyor.
‘Gerçeği’ sevmiyor mevsimlerini kaybetmiş âdemoğlu.
Oysa yoksulluk dört mevsim yaşamaktır.
Sıcaklık ve zenginliktir yoksulluk.
Daha çok üşüse ve karınları doğru dürüst doymasa da en sıcak odalar, en zengin sofralar onlarındır.
Mücadele edilecek, korkup kaçılacak, plan yapıp savaş açılacak bir şey değildir.
Bu gün insanlar ‘daha fazla konfor’, devletler ‘büyüme’ hastalığı yüzünden zebundurlar.
‘Fakirlik’ olsa olsa, hayatın merkezine, böyle garip ve inanç kökünden bağımsız hedefler koymak olabilir.
Bitmeyen hazine yoksulluktadır.
Bambaşkadır hediyeleri çünkü.
Hayatın yüzlerce güzel yüzünün çoğu onun perdesi ardında gizlidir.
Samimiyet; dürüst ve bilge zahitliğin solmayan örtüsüdür.
Kahramanlık Fukara-yı sâbirîn olabilmektir bu çağda.
Fakirliğin lanetlenesi bir şey olmadığını, sıcak, sımsıcak bir duygu olduğunu yaşamak, yaşayıp gösterebilmektir kör yüreklere.
Dünyanın en zor işidir onlardan biri olabilmek.
Sabırsızlar için perişanlık vardır onda; imkansızlık, göz yaşı, yıkım vardır.
Zenginlik, çağ ve fakirlik
Ürkütücü, soğuk bir şeydir Karunlaşmak.
Nisyanın ve nankörlüğün yüzlerce kapısı oradan açılır.
Zenginlik çok kere dünyaya razı olmak, onunla kifayet etmektir.
Yinede körleştirmedikten sonra ‘lanet’ bir şey değildir zenginlik. Yoksul olmaktan korkmadan istenebilir de. Ötesi ‘Protestan ahlakın’ ilgi alanı olabilir en fazla.
Varsıl, gerçek paylaşımı, yokluğu paylaşmanın yaşattığı duygu anaforunu bilmez, bilemez.
Her verdiğinin on katını kendine ayırmanın sıradanlığıdır zenginlik.
..
Sıradan insanların altın çağıdır bu yüzyıl.
Her yer, burnuna kadar ‘bunalıma batmış’ karnı tok, sırtı pek insanlarla dolu.
Cinnet geçiren şehirler, bütün yıl, dört mevsimi bir arada yaşayanlarla dolu.
Onun için her şey şirazesini kaybetti.
Terlemekten ve üşümekten korkuyor insanlar.
İşsizlikten ve aç kalmaktan korkuyor.
En çokta paylaşmaktan..
Misafirden, babadan, nineden ve evini paylaşmak zorunda kalacağı herkesten..
..
Sıcaklık yalnızca yoksullarındır.
Yanmış yağla da ısınsa, camları kâğıtla kaplı evler onun için daha sıcak ve gerçektir.
Yanı başında soğuğun nöbet tuttuğu bir sıcaklıkla kıyas edilebilen güzellik az bulunur.
Birçok insanı, kış mevsiminin, ikindiyi akşama bağlayan alacakaranlık saatlerinde, kalitesiz, düz renkli ve ütüsüz perdelerin arkasındaki sarı ışıkların meftun etmesi bundandır.
Sıcak, soğuk, ışık, akşam; her şey sonuna kadar gerçektir o manzarada.
‘Gerçek ev’lerdir onlar.
Gerçek insanların yaşadığı; hüznün, sevincin, soğuğun ve sıcağın bihakkın hissedildiği evler..
Onun için yeryüzünün en sıcak görüntüsüdür o manzara.
O, her türlü tanımlamanın ötesinde, fakirliğin ve zenginliğin fevkinde bir şeydir.
Onun için yoksulluk sıcaktır.
Fakirlik zenginliktir.
KASIM TİRYAKİ
İnsanın yaratılmış olması için anne, baba, o anne ve babanın bir araya gelme şekli gerektiğine göre en temel insani yapı olan ailenin sadece kadının üzerine yıkılması doğru değildir. Ailede temel direklerden biri kadındır elbette. Aile ve aileyi çevreleyen kavramların bütünü ise sadece anne veya eş olarak kadının üzerinden yürütülemeyecek kadar geniştir. Aileyi kadından müteşekkil görmek, bir yandan aileden beklenenlerin elde edilmesini yokuşa sürecek, diğer yandan da sadece kadının sorumlu tutulması gibi bir yanlışa sevk etmiş olacaktır.
Aile hacim olarak küçüktür fakat nitelik olarak kurumdur. Herkesin farklı sorumluluk ve haklarının bulunduğu bu kurumda fertlerin bulundukları nokta kendi ihtiyarlarının sonucu oluşmamıştır. Ne kadın kadın olarak yaratılmayı, ne de erkek erkek olarak yaratılmayı istemiştir. Eşlerin birbirlerini tercihleri de onlardan önce yazılmış bir kaderin sonucudur. Ailenin oluşumunda ortaya çıkan annelik babalık veya çocuk olma hali de ihtiyarı değildir. Allah Teâlâ, kimseye anne baba seçme hakkı vermemiştir. Aileyi toplu bir gözle incelediğimizde, onu oluşturan fertlerin bir çeşit atama ile orada bulunduklarını çok rahatlıkla müşahede edebiliriz. Bünyesinde bulunuşumuz bizim isteklerimiz doğrultusunda olmamıştır. Buna bağlı olarak da o bünyede iken yapmamız gerekenler de bizim tercihlerimiz olarak ortaya çıkmayacaktır. Bizim, kendimiz isteyerek yaptığımızı zannettiğimiz şeylerin önemli bir bölümü küçük ayrıntılardan oluşmaktadır, asıl rolümüzde muhayyer değiliz.
Aileden beklenen veya ailenin bulunma nedeni olan görevlerde kadın, üzerinde bir üst sorumlunun bulunduğu kimse durumundadır. Allah Teâlâ’nın iki eş arasında erkeği kadından bir puan üstte tutmasının anlamı nedir? Sadece, erkeğin dilediği gibi konuşması, yapmak istediğini engel görmeden yapması, dilediği gibi harcayıp kısması olarak anlaşılabilir mi bu üstünlük? Erkek evde ağa mıdır yoksa ailenin mesulü olduğu için bir puan üste yerleştirileni midir? Kadının mutfağa, erkeğin işe yerleştirilmesi ve birbirlerinin alanlarına girmemeleri üzerine kurulu anlayış gayet basit bir yerleştirme şeklidir. Kadın da erkek de ailede ‘kul’ olarak bulunduklarına göre, bedensel yapılarına göre hesap edilmiş bir görev taksimi onları kulluk ifasında yeterli hale getirmez. Erkeği de kadını da Allah Teâlâ nasıl görmek istiyorsa, bulunmaları gereken yer de o olmalıdır.
Aileden beklenen değerler sadece çocuk doğurmak ve büyütmek olarak da anlaşılamaz. Aileyi sadece çocuk üretme merkezi olarak gören anlayış nedeniyle kadın ailenin tek mümessili haline gelmektedir. Aile ümmete çocuk kazandırma noktası olduğu kadar, ümmetin değerlerini, mukaddesatını ve ulvi hedeflerini oluşturma ve yaşatma noktasıdır aynı zamanda. Ümmet camilerinden önce ailelerden, evlerden beslenecektir. Evleri faal olmayan bir ümmetin camilerinden ne beklenebilir? Camilerin alt yapısı evlerdir. Evler, kadınlara terk edilip ihmal edildikten sonra camilerin minarelerinden yükselen ezanlara icabet edenler nitelik ve nicelik olarak önemli bir sayıyı gösteremeyecektir.
Evlerin icra edeceği bu büyük çalışma kadının tek başına yürütebileceğinden çok daha büyük bir çalışmadır. Erkek de tek başına kaldığında bu çalışmayı yürütemez. Erkeği ile kadını ile bütün bir ümmet altına girip bu yükü bir sonraki nesle devredebiliriz. Kadının doğurma, besleme, temizleme ve evlendirmeye daraltılmış görevleri gerçekçi değildir. Erkeğin de kazanan, getiren ve son kararları veren yetkili konumunda olması gerçekçi değildir.
Erkeğin kazanıp getiren, kadının doğurup büyüten, çocukların da yiyip gelişen olarak bilinmeleri hayatın gerçeklerini ve Allah’ın maksadını bilmemekten kaynaklanmaktadır. Kadın, anne olarak bulunduğu noktada da eş olarak bulunduğu noktada da Allah’a karşı mesuliyetler taşıdığına göre her iki konumda da sınırlarını bizim belirleyebileceğimiz bir alanda durmamaktadır. Kadını ailenin tek sorumlusu haline getirmek bir aşırılıktır. Onu erkeğin eli altında bir hiç durumuna getirmek ise başka bir aşırılıktır. Rabbimiz herkes için bir görev takdir etmiştir; kendisine takdir edilen görevin hakkını verenler imtihanı kazanmış olacaklardır. İmtihan duruşunda kimseye kadın mı erkek mi olduğu sorulmayacaktır. Sorulacak olan ‘hangimizin daha güzel amel yaptığı’dır.
Neden aile kurar evlerde barınırız?
Ev, ailenin barınağı ve adresidir. Aile için söylenen ne varsa onu ev adı altında da söyleyebiliriz. Evlerimiz ailemizin fiziki yapısını yansıtmaktadır. İnsan ne için yaratılmışsa, insanın adresi durumunda olan evler de onun için vardır. Aileler, Allah Teâlâ’nın insanı yaratma maksadının gerçekleşmesi için vardır. İnsan mü’min olduğu gibi ev de mü’min olur. İnsan gibi ev de kâfir olur. Mü’min mücahitlik vasfı kazandığı gibi ev de mücahit olur. Çünkü evler, duvarlarla çevrili mekânlardır ama o mekânlar insanı barındırmak için vardır.
Biz ve ailemizden biri olarak beraberimizde bulunan herkes, tohum olarak toprağın altında bulunan bir dane olarak evlerimizde bulunuruz. Evlerimizin perdesini kapatmamız, evlerimizde kapıların, kapılarda kilitlerin bulunması basit bir can ve mal güvenliği değildir. Malımız kadar, bizim insan olarak gelişmemiz de kapısı ve kilidi bulunan bir evde bulunmamızla mümkün olmaktadır.
Evdeki kadın ve erkek böyle bir yapının parçaları durumundadırlar.
Sıkıntılarımızın sorumlusu
Nesil yetiştirmede, aile ahengi ile yaşamada karşılaştığımız ve içinden çıkmakta zorlandığımız sıkıntıların sorumlusu tek başına kadın değildir. Kadının tek başına hükümranlığının bulunmadığı bir ortamdan onun sorumlu olarak çıkarılması adil olmaz. Sorumluluğun ağır bölümü erkeğin omuzlarındadır. Kur’an erkeklere, ailelerini ateşten korumalarını emretmektedir. Erkeğin görev devri yapması, ek mazeretler icat etmesi onu sorumluluktan kurtarmayacaktır.
Temeldeki sıkıntımız, evlerimizin dolayısıyla ailemizin aşırı müdahaleye maruz kalmasında yatmaktadır. Normal şartlarda bir erkek ve bir kadının kurması gereken bir ev veya aile, şimdiki zamanlarda üçüncü, dördüncü ortaklarla kurulmaktadır. Aile düzeninde üçüncü ortak çevre faktörüdür. İnsanların gözleri ve dilleri evlerimize eşlerden biri kadar rahat girebilmekte ve bir daha da çıkmamaktadır. Dördüncü ortak ise mobilya ile simgeleyebileceğimiz ev malzemeleridir. İnsana rahat bir adım atacak kadar yer bile bırakmayan bu dördüncü ortağımız, aile fertlerinin birbirlerine vakit ve gönül ayırmalarını bile engellemektedir. Nikâh masasına kadar gelebilen, insandan kıymetli, teneke ve saman çöplerinden oluşan bu ortak kanser gibi evlerimizi istila etmiştir.
Aile bireylerinin bu iki işgalciye karşı yapabilecekleri tek şey onu ilk andan evin bireyi haline getirmeme azmidir. Onun dışında, insanın aç ve sefil kalma pahasına bile olsa onların işgali doğal hale gelmektedir. İnsan için üretildiği halde insan eriten mobilya, kanserin ta kendisidir.
Kadınların mobilyaya daha düşkün olarak bilinmeleri gerçekçi değildir. Fıtratlarının ihmal edilmesi sonucu doğan boşluğu ikinci bir ihmalle yabancı eşya tutkunluğuyla doldurmalarının tezahürüdür bu durum. Eşlerine ayıracakları vakti ve alakayı teneke parçalarına, saman çöplerinden oluşan suntalara ayırmaları avuntudur.
Denge
Evlerimiz fıtratımızda var olan ihtiyaçlarımızın tatmini için vardır. Bu ihtiyaçta erkek veya kadın tek başına değildir. Erkek kadar kadının da fitri ihtiyaçları vardır. Sevmek, sevilmek, huzur bulmak, rahatlamak ve benzeri ihtiyaçlar tek yanlı değildir. Sorumluluk da buna göredir.
İnsan olarak yaratılmanın en tabii gereklerinden biri yeni bir insanın yaratılmasına vesile olmaktır. Erkek, bir insan olarak bu sorumluluğu taşıdığı kadar kadın da bir insan olarak bu sorumluluğu taşır. Doğuran durumunda olması kadının tek mesul olmasını gerektirmemektedir. Nihayetinde kadının doğurması bile tek başına yaptığı bir iş değildir.
Allah’ın dininin yaşanması ve yaşatılması kadın erkek her mü’minin görevidir. Dinin en güvenli yaşanabileceği en son kale evlerdir. Aile, dinin en güçlü çekirdeğidir. Allah’ın dinini yaşama ve yaşatma konusunda her iman eden aynı oranda sorumluluk taşır. Bunu, çocukların mü’min kimlikle yetiştirilmelerine tatbik ettiğimizde de böyle bir durumla karşılaşırız. Ne anne ne de baba birbirlerine devretme hakkına sahip olmazlar; herkes kendi mesuliyetinin hakkını vermelidir. Aile budur. Çocuğun korunması, yetiştirilmesi kadar çocukların ortaya çıkarılması da bir sorumluluk çeşididir. İnsanla mamur olan bu dünyada, mü’min insan sayısının artmasından ve Peygamber aleyhisselam efendimizin ümmetinin kalabalıklaşmasından sadece erkek veya sadece kadın sorumlu tutulamaz. Eğer ses, iki elden çıkacak bir formül üzerine kurulu ise sese destek vermeyen her el sorumlu olacaktır.
Evlerimize koruma
Evlerin mahremiyeti öne çıkarılmalıdır. Malımızı hırsızlığa karşı korurken ahlâkımızı en az malımız kadar korumayı ihmal edemeyiz. Apartmanımızda şüphelilerin dolaşmasından endişe ederken, ahlâki sıkıntısı olan misafirlerin evimize girmesine sessiz kalamayız. Misafir seçmek en önemli görevlerimizden biri olur. Bu misafir kapıdan giren, kablolardan geçen, kulaktan kulağa intikal ederek gelen, hangisi olursa olsun sansürümüzden muhakkak geçmelidir.
İmanımızın ev düzenimize yansımaması düşündürücüdür. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin haram listesinde bulunan şeylerin evlerimizde yer alabilmesi ve bizim bundan rahatsız olmayışımız da düşündürücüdür. Mü’min kimliğimizin en önemli göstergelerinden biri olan namazın evlerimizde seccade düzeyinde kalması, hadisteki ifadesiyle mezarlığa dönüşmüş evlerde yaşamaya başlamamız acil tedbirleri gerektirmektedir. İnsanlaşan, insanı da eşyalaştıran eşya tutkunluğu çok acil bir tedbir gerektirmektedir.
Hayatı birbirimizi taklit ederek yaşar hale gelmemiz, orijinal insanlar yetiştirme yerine birbirinin aynı olan bir nesil yetişmesine neden olmaktadır. Yiyip içtiğimiz gıdalar kadar bizim anlayışlarımız da hormonlaşmış durumdadır.
Benzetme
Gaye Allah’ın rızasına erip cennete girmek ise biz, bulunduğumuz her yerde kulluk ölçüleriyle yaşamak durumunda oluruz. Bulunduğumuz noktanın ev veya cami olarak adlandırılmış olması önemli değildir artık. Tuvalete girerken bile uyulması zorunlu bir edep konduktan sonra önümüze, biz kendimizi başıboş göremeyiz.
Evlerimiz ve ailemiz camimiz ve cemaatimize benzer. Ailemizi oluşturan fertlerimizle camilerimizin müdavimlerini oluşturan fertlerin bağlı oldukları ortak bağ iman bağıdır. Yaşamak için benimsediğimiz ilkelerimiz de dinimizin ilkeleridir. Caminin kubbesi altında nasıl imamı, müezzini, cemaati aynı namazı ve aynı sorumlulukla kılıyorsa, evlerimizde de erkek veya kadın aynı sorumluluğu paylaşmaktadırlar. Namaz aynı namazdır. Birine imam, diğerine müezzin denmesi namazı değiştirmiyor. Evlerimizde de birimizin adı kadın, diğerinin adı erkek olmakla değişen bir şey yoktur.
Aile iman davamızın çekirdeğidir. Kadın da o çekirdeğin önemli bir yükünü taşımaktadır. Erkek ve diğer fertler yükten muaf mıdırlar?
Kemal Özer
Cumartesi, 03.04.2010 – 16:06
Müslümanların hınzırla imtihanının ilahi maksadını, her ne kadar Müslümanlar fark etmeseler de küresel müfsidler farkında.
Hâlbuki Mâide Suresi’nin 3. Ayet-i Kerime’sinde açık bir şekilde: – Boğazlanmadan kendiliğinden ölmüş (meyte) hayvanlar, – Allah’tan başka birinin adı anılarak kesilmiş hayvanlar, – Boğularak öldürülmüş hayvanlar, – Taş veya sopa vb. ile vurulup öldürülmüş yada başka hayvanlarca boynuzlanmış veya yırtıcılarca parçalanmış hayvanlar, – Kan ve – Domuz tartışmasız bir şekilde ‘haram’ kılınmış. Devamında ise bu haramlara uymamak, Allah c.c.’ye itaatsizlik olarak belirtiliyor.
Bugüne kadar jelâtin, yağ asitleri, süt tozları gibi birçok katkı maddesi ile sayısız ürüne karıştırılan domuza ait ürünlerin; kimi ilahiyatçılarca ‘değişime uğradığı’ şeklindeki basiretsiz görüşleri, Müslümanların küresel oyunun içine çekilmesine maalesef yardım ediyor.
Hz Âdem a.s. ve Hz Havva r.a.’a yasaklanan –her ne ise o– yasak yiyecek, hangi maksatla yasaklanmış ise Allah adına kesilmeyen hayvanlar, hınzır/domuz ve kan bu maksatla yasaklanmış olmalı.
Bir yandan yasaklamadaki maksadı göz ardı edip diğer yandan Müslümanlara yönelik bir çıkar yol sun(a)mayan günümüz ilahiyatçılarının önemli bir kısmının kolaycı fetvaları veya geç kalmışlıkları yüzünden, faiz meselesinde olduğu gibi, adım adım domuz katkılı, hibritli, GDO’lu ve diğer şüpheli sağlıksız ürünlere müptela edildik.
İslam Dünyası’ndan bir bilim adamının ortaya çıkarması arzulanırken, Sidney Üniversitesi Kamu Sağlığı bölümünden vicdan sahibi Prof. Dr. Simon Chapman’ın ortaya çıkardığı, ‘sigara filtrelerindeki domuz kanı kullanımı’, Müslüman tiryakiler için bir milat olması gerekli.
Fıkıhçılarımız konu hakkında hâlâ sessiz. Fakat Prof Saim Yeprem konuşuyor. “Domuzun kanı değil eti haram” diyen bu prof, bir İslam Hukukçusu yani fıkıhçı değil. Fıkıhçı olmadığı halde her konuda ahkâm kesen bu zat, bir Kelamcı.
Siz fıkıhçı olmayan bir kelamcıyı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı yaparsanız, olacağı budur. Buda gösterebilir ki, makamlarda görev almada ehliyet çok da dikkate alınmıyor.
Diğer yandan fıkıhçılar susunca, eski emekli bir Diyanet mensubu olarak, kelamcı olduğunu unutarak fetva vermeye kalkıyor. Diyanet adına açıklama yapmasa bile, eski Din İşleri Yüksek Kurulu başkanı olması nedeniyle medyaya ‘Diyanet’in açıklaması’ olarak yansıyor. Ya da vukufiyeti olmayanlar bunu böyle algılayabiliyor.
Ayrıca Maide Suresi 3’de ister domuz, ister herhangi bir hayvan isterse de insan olsun tüm “kan”ların tüketilmesi, Allah c.c. tarafından “haram” kılındığı, bunu bilmek için bir fıkıhçı olmaya gerek de olmadığı halde, bu zat çıkıp, “domuz kanı haram değil” diyebiliyorsa, bu arada niyeti sorgulamak zorundayız. Bu güne kadar ki çok sayıda tartışmalı fetvalarına birini daha ekledi diyerek, geçiştiremeyiz bu ifsadı.
Ve Diyanet ise hâlâ sessiz…
S.Ü. İlahiyat Fakültesi’nden İslam Hukuku profesörü Orhan Çeker hocayı aradım. “Hocam, yanılıyor muyuz yoksa kan haram değil mi?” dedim.
Hoca, “bunu ancak cahil biri söyler. Bunu söyleyen kişi saptırıyor. Bu sözün sahipleri Kur’an’dan ve fıkıhtan haberdar kimseler olamaz” dedi.
Netice itibariyle;
Sigaranın dolaylı maliyetleri hariç, yıllık 15 milyar dolarlık israfa neden olduğu ve sağlıksızlığı konusunda da -sigara üreticileri dâhil- herkes hem fikir…
Bağımlılık yapıcı etkisinin yanı sıra, içeriğinde karbonmonoksit, arsenik, metanol, DDT, kadmiyum, bütan gazı, aseton, naftalin, amonyak, styrene, benzen, nitrozamin, formaldehit, hidralazin, vinil klorür, nikel, polonyum, polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi elliden fazla kanserojen ve zararlı zehir içeriyor sigara.
Özellikle, dünyanın en büyük GDO’cusu Monsanto’ya ait dünyanın en tehlikeli ve doğada asla kaybolmayan kimyasalı DDT’yi de içeriyor olması son derece ürkütücü. (DDT hakkında kapsamlı bilgi için Deccal Tabakta’ya bakınız)
Tütününde genetik yapısı oynanarak, GDO’lu hâle getirildiği biliniyor…
Son olarak da haramlığı şüphe götürmeyen kan, yani domuz kanı eklenmesi…
Şimdi sormak lazım, hâlâ sigara içmeye devam edecekler “akıllı” kimseler mi?
Kanaatimce, sigara içmeye devam edeceklerin ‘suç ehliyeti’ taşımadıklarına dair vesika çıkarılmalı. Çünkü onlar, iyiyi kötüyü ayırt edemeyecek durumdalar.
Dindar olduğunu iddia edenleri ise ir’ab dışı bırakmak şart.
Son olarak Sayın Başbakan’a sormak gerekiyor.
Sokakta sigara içenlerin paketlerini alıp, tarih düşerek yaptığınız koleksiyon iyi güzelde hâlâ sigara içenleri milletvekili yapmaya, onlarla çalışmaya devam etmeniz tenakuz değil mi? Ya birincisinden ya ikincisinden vazgeçmeniz gerekiyor.
kemalozer@timeturk.com
Furkan Aydıner
04 Nisan 2010
İnternet müthiş bir bilgi okyanusu gibi. Hem de her gün büyüyen bir okyanus. İçinde hem paha biçilmez cevherler, hem de baş edilemez canavarlar barındırıyor. Buna “internet canavarı” diyorum. Masallarda olduğu gibi bin başlı bir canavar. Hatta çok daha tehlikeli.
Çünkü, insan kanıyla değil, canıyla beslenen bir canavar. Her gün milyonlarca insan bu okyanustan cevher çıkarırken, milyonlarcası da söz konusu canavarın tuzağına düşüyor. Onun esiri oluyor. Gecesini gündüzüne katarak ona hizmet ediyor. Bu yazımda internet okyanusundaki cevherlerden değil, hemen herkes gibi bir şeyler kaptırdığım “internet canavarı”ndan bahsedeceğim. Bu canavarın telafi edilmesi zor zararlarını anlatacağım. Ona esir olanları tedavi etmek için açılan kliniklerden söz edeceğim. Ona karşı koruma sağlayacak tesirli bir tedbiri paylaşacağım. İnternet okyanusunda emniyet içinde seyredip, kıymetli cevherler çıkarmanın yolunu göstereceğim.
Bu canavarın varlığından kuşkunuz varsa, internet kafelerinden çıkmayan gençlere, kanlı gözlerle dolaşan “netkolik”lere, bu canavara çok şeylerini kaptıran “netzede”lere sorunuz. Eminim hepsinden bin bir feryat işiteceksiniz. Eğer tatmin olmazsanız, tanıdığınız psikologlara sorunuz. Canlı şahitleri görmek için bu canavarın yaraladıklarını, tedavi için açılan klinikleri ziyaret ediniz. Söz konusu canavarın insanları ne hale getirdiğini yakından müşahede edeceksiniz. Aslında çok uzaklara gitmenize gerek yok. Eğer internet kullanıyorsanız, bugüne kadar birçok defa, belki de her gün bu canavarla karşılaşmışsınızdır. Ona bir şeyler kaptırmışsınız. Belki de bu görünmez canavarın esiri olmuşsunuz. Sadece esir düştüğünüzün farkında değilsiniz. Yıllardır bu canavarla mücadele eden Dr. Kimberly Young’a göre, eğer internete girmediğiniz gün rahatsızlık hissediyorsanız, sık sık e-mail hesaplarınızı kontrol ediyorsanız, internete planladığınızdan fazla zaman harcıyorsanız, internette gezerken başka işlerinizi aksatıyorsanız canavar tamamen canınızı almadan bir kliniğe gitmenizde büyük yarar var. Çünkü, siz milyonlarca “netkolik” gibi canavarın ağına (“web”ine) takılanlardansınız. Canavar büsbütün canınızı almadan bir şeyler yapmanız gerekir.
HER KESİMİ TEHDİT EDİYOR!
Kanaatimce, “internet canavarı” kadar tehlikeli ikinci bir canavar bugüne değin yeryüzünde görülmemiştir. “Televizyon canavarı” ve “atari canavarı” gibi modern canavarların pabucunu dama atıyor. Daha doğrusu onları da içinde barındıran çok başlı bir canavar bu. Herkesi her kesimi tehdit eden bir canavar. İnsanı fıtratındaki nefsani zaafları ve benlik duygusunu kullanarak kendine esir ediyor. Nefsinin istediklerini birkaç parmak hareketiyle bin bir sitede kendisine anında sunuyor. Şan, şöhret, takdir ve iltifat peşinde koşan insanın benliğine (enesine) yem atarak site site dolaştırıyor. Serap misali sanal medih ve senaların peşinde koşturuyor. Nefis ve benlik kapılarını sıkı kapatanlara merak kapısından yaklaşıyor. Merakını celbedecek bin bir haberle onu kendine çekiyor. Kendine esir ediyor. Tabii ki, bunların hiçbirini bedava yapmıyor. Kiminden elmas kıymetindeki ömür dakikalarını, kiminden saatlerini, kiminden tüm gününü alıyor. Doymak bilmez canavar bununla da yetinmiyor. Kiminden ahlakını, kiminden imanını, kiminden eşini, kiminden işini ve kiminden evladını alıyor.
İnternet canavarının insanların manevi değerleri üzerindeki tahribatını anlatmaya gerek yok. İnternetteki arama motorlarında yapılan her dört aramadan birinin pornografik içerik için olduğunu söylemek yeterli sanırım. Asıl üzerinde durmak istediğim, internet canavarının merak, şöhret, benlik gibi duyguları tahrik ederek her gün binlerce ömrü tüketmesi. Son verilere göre, dünyada 1,7 milyar internet kullanıcısı var. Her kullanıcının günde ortalama sadece 1 saat internet üzerinde boşuna ömür tükettiğini varsaydığımızda, canavara kaptırılan ömür bütün kullanıcılar için günde 1,7 milyar saat veya 70 milyon gün veya 2,4 milyon ay veya 196 bin yıla tekabül ediyor. İnsan ömrünün dünya ortalaması 67 yıl olduğuna göre, bu da yaklaşık 3 bin insan ömrüne denk geliyor. Tabii ki, internette boşuna harcanan zamanlar iki, üç, dört katına çıktığında bu rakamlar da aynı oranda artacaktır. Bu da demektir ki, “internet canavarı” her gün en az 3 bin insan canıyla (ömrüyle) besleniyor. Bu bir ayda 90 bin, yılda ise bir milyon 80 bin cana tekabül ediyor. Daha da acı olanı, canavara kurban edilen canlar her yıl katlanarak devam ediyor.
Başkalarının internete ne kadar ömür heba ettikleri sizi çok enterese etmiyorsa, benzer hesabı kendiniz için de yapabilirsiniz. Eğer günde 1 saatinizi internet canavarına veriyorsanız, bu 24 yılda bir yıla tekabül ediyor, 48 yılda 2 yıl, 72 yılda ise 3 yıla. Yani, eğer 72 yıl ömrünüz olsa, her gün 1 saatini internet başında öldürüyorsanız, aslında siz 3 yılı gece gündüz internet başında harcıyorsunuz. Eğer iki saat heba ediyorsanız, bu 6 yıl, üç saat heba ediyorsanız bu 9 yıla tekabül ediyor. Ömrünüzün bu yıllarını internet başında öldürmek yerine, faydalı şeylerde kullanırsanız, neler kazanabileceğinizi idrakinize havale ediyorum. Montaigne’in dediği gibi, “hayatın değeri, uzun yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır.” Boşuna harcanmış bir hayatı hayattan saymamak gerek.
İnternet canavarı bin bir farklı ağlar kurbanlarını avlıyor. Kimisi için chat ağları kurmuş. Oraya takılanları çatlayıncaya kadar çetleştiriyor. Kimisi için sosyal paylaşım ağları örmüş. Oraya uğrayanları paylıyor. Kimisi için e-posta hizmetleri oluşturmuş. Günde bir defa postacıyı beklemek yerine, 24 saat boyunca e-postanın yolunu gözlettiriyor. Kimisine binbir oyun sitesi inşa etmiş. Oyun oynamak için gelenlerin hayatlarıyla oynuyor. Kimisine haber sitesi kurmuş. İlim değeri olmayan sosyal veya siyasal dedikoduları “flaş” haber diye yutturuyor. Ziyaretçilerini dakika dakika kendine bağlıyor. Malumat nevinden şeylerle beyinlerini dolduruyor. Ömür dakikalarını boş şeylerle öldürüp, heba ediyor.
Eğer yazdıklarıma katılıyor, ancak kendinizi çaresiz hissediyorsanız, hatta defalarca, teşebbüs etmenize rağmen, bu canavarın elinden kurtulamadıysanız, yalnız değilsiniz. Bu satırların yazarı dahil olmak üzere milyonlarca insan benzer mücadeleyi veriyor. Bu canavarı alt etmek öyle kolay değil. Bunun için internetin zararlarını bilip, siteleri dolaşırken öldürdüğümüz zamanları bilmek yetmiyor. Çünkü, her tiryakilikte olduğu gibi, “net tiryakiliği”nde de akıl bir nevi devre dışı kalıyor. İnsanlar bile bile aynı yanlışı tekrar tekrar işliyor. Adeta istemeden, sabah kalkar kalkmaz eli bilgisayar tuşuna gidiyor. Birkaç dakika içinde kendini internet okyanusunda kaybolmuş buluyor. Peki ne yapmalıyız bu gidişata dur demek için?
Öncelikle tam rasyonel olmadığımızı kabul ederek başlamalıyız. Zaten, yukarıda rakamlarla ifade ettiğimiz tahribatı hiçbir rasyonellikle izah edemeyiz. Aslında sosyal bilimciler de insanın sanıldığı gibi rasyonel varlık olmadığını artık kabul ediyorlar. Önceleri, insanın “tam rasyonel” olduğu varsayılıyordu. Teoriler ve modeller bu varsayım üzerine kuruluyordu. Ancak, geçen asrın ortalarında, bazı sosyal bilimciler insanın aslında sanıldığı kadar rasyonel olmadığını keşfettiler. Bazı şartlar altında aklın devre dışı kaldığını anladılar. Hatta, “sınırlı rasyonellik” teorisini ortaya atan Herbert Simon’a Nobel ödülü verildi. Son zamanlarda, yeni bazı çalışmalar bunun da ötesine gitti. İnsanın irrasyonelliğinin önceden öngörülebilir olduğu anlaşıldı. Yani, insanların belirli koşullar altında akıllarıyla hareket etmediği bilimsel çalışmalarla ispatlandı. O halde, sorunu bilip, ne yapacağına karar vermek yetmiyor. Bu kararı dirayetle hayata geçirmek gerekiyor. Peki, akıl devre dışı kalıyorsa, aklın belirlediği hedefleri/kararları hayata geçirmek mümkün olabilir mi? Başka bir deyişle, bundan sonra internette zaman öldürmeyeceğim demek yeterli olur mu? Elbette hayır. O halde ne yapmalıyız?
CEZA KOYMAK CAYDIRICI OLABİLİR Mİ?
Yale Üniversitesi İktisat Profesörü Dean Karlan, ilginç bir yöntem keşfetmiş bu tarz sorunlarla baş etmek için. Birçok insan gibi, aklına rağmen, aynı hatayı tekrarla işlediğini fark etmiş. İçine düştüğü irrasyonel döngüyü aşmanın yolunu aramış. Çare olarak, net hedefler belirleyip, kesin taahhütte bulunmayı ve taahhüdünü yerine getirmediğinde ise kendini finansal olarak cezalandırmayı denemiş. Aklının gereğini yapmadığında, misyonunu beğenmediği derneklere para bağışı yaparak kendini cezalandırmış. Bu şekilde, nefsini hizaya getirip, aklını hakim kılmış. Sonra da, kendisi gibi bocalayanlara yardım etmek için bir internet sitesi kurmuş. Söz konusu sitede insanları akıllarının söylediklerini hayata geçirmek için kontrat yapmaya davet ediyor. Kontratın şartlarını ve süresini bireye bırakıyor. Ancak, bir kişi kontrata imza attıktan sonra, belirlenen sürede kontratın şartlarını yerini getirmediğinde, kredi kartından para alınıp, sevmediği derneklere bağışlanıyor. En son ziyaret ettiğimde 36 binden fazla insan bu siteye kaydolup, yaklaşık 4 milyon dolar değerinde kişisel kontrat imzalamışlar. Kimisi zayıflamak, kimisi kitap okumak, kimisi makale yazmak, kimisi ticarette belirli bir satışı yakalamak için hedefler koymuş. Bu hedeflere belirli bir sürede ulaşmayınca kendine ceza uygulanmasını kabul etmiş. Akıllarına göre hareket edip, kontratlarının gereğini yerine getirmediğinde yüksek miktarda para cezası vermeye razı olmuşlar.
Doğrusu sözünü ettiğim kişisel kontrat sitesinden ilk defa haberim olunca hayli ilgincime gitmişti. Ancak, sonraları Kur’an’ı okuyunca benzer bir yöntemin asırlar önce semavi mesajla insana sunulduğunu fark etmiştim. Evet, Kur’an birçok yerde “Allah adına yemin”den bahsediyor. Böyle bir yemini (taahhüdü) yapanın yeminine bağlı kalıp gereğini yapmasını istiyor. Bir şekilde gereğini yerine getirmediyse, gücü yetiyorsa, mali ceza, yetmiyorsa oruç tutması gerektiğini söylüyor: “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun da keffâreti, ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on fakire yedirmek, yahut onları giydirmek, yahut da bir köle azat etmektir. Bunları bulamayan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara riayet edin).” (Maide Suresi, 89) Bu ayete göre, Allah adına yemin edip bir taahhütte bulunan, gereğini yapmadığında ya on fakiri sabah akşam yedirmeli veya giydirmeli. Bir fakiri doyurmanın ortalama maliyeti 10 lira ise, on fakiri doyurmak 100 liraya mal olur. Giyim veya köle azat etmenin mali karşılığını hesapladığımızda bu miktar daha da yüksek olur. Kısacası, yukarıdaki ayet, kişisel taahhüt yapana mali ceza koyarak gereğini yapmaya zorluyor. Aslında birçok ticari sözleşmede de benzer hükümler var. Taraflar, sözleşmeye koyduğu mali ceza şartıyla birbirlerini sözleşmenin gereğini yapmaya zorluyor.
Kişisel bir mücadele öyküsü
O halde, yetişkinler için çözüm bir “internet kullanım kontratı” belirleyip, bunu sıkı bir şekilde takip etmektir. Eğer Kur’an’ın ayetlerine iman eden biriyseniz, yukarıdaki siteyi kullanmaya ihtiyacınız yok. Allah’a yeminle taahhütte bulunmanız yeterli. Kur’an açıkça yeminlerin hesabının sorulacağını söylediğine göre, bir kere yemin ettiniz mi, ya gereğini yapacak veya cezasını ödeyeceksiniz.
İnternet canavarının kurbanlarından biri olarak, bu yöntemin çalıştığını kendi hayatımdan biliyorum. Bu canavara kaptırdığım saatlerin hesabını ancak Allah bilir. 28 Şubat sonrasında ABD’ye cismen göç etmeme rağmen, aklım ve gönlüm Anadolu’da kalmıştı. Okyanuslar ötesinde olup bitenleri merak ediyordum. İnternet, bu uzun mesafeyi kapatmıştı adeta. Anadolu’yu her gün odamıza taşıyordu. Anadolu’da olup bitenleri orada yaşayanlardan bile hızlı öğrenme fırsatı veriyordu. Her gün gazete gazete dolaşıp, olup bitenleri takip ediyordum. Bir süre sonra anladım ki, bunun bana kazandırdıkları hiç denecek kadar az iken, kaybettirdikleri sayılmayacak kadar çoktu. Elmas gibi kıymetli olan ömrümü benden alıp götürüyordu. Bu yazıdakine benzer bir muhasebe yaptığım bir günde dehşete düşmüş ve kendimi şu dörtlükle uyandırmaya çalışmıştım:
Gece, gaflet ve rahat uykusundan hemen uyan!
Her saniyesi elmas gibi ömrünü etme ziyan!
Senden önce göçmüş binlercesi kabirde şimdi pişman.
Uyan ey gönlüm, uyan!… Bitmeden sana verilen zaman.
Bu uyanışla beraber, kendimle bir sözleşme yapmış ve Türkiye ile ilgili haber sitelerine sadece haftada bir gün bir saat gireceğime yemin ederek kendimi frenlemiştim. İlk etapta zor olmasına rağmen bir süre sonra bu yeni düzene alışmış, bazen bir saatin bile fazla geldiğini görmüştüm. Daha sonra aynı taktiği ömrümü tüketen diğer siteler için de uygulamıştım. Örnek olması hasebinden, çalışma ofisime astığım şu anki kişisel kontratımı sizinle paylaşmak istiyorum. Umarım internet canavarından korunarak, internet okyanusundan en iyi şekilde istifade etmenize vesile olur.
Örnek bir kontrat
Bu kişisel taahhüdümü hatırladığım sürece, aşağıdaki hususları yapacağıma Allah adına yemin ediyorum: Kişisel e-mail hesaplarımı, gerçekten ihtiyaç olmadığı sürece, sabah, öğlen ve akşam olmak üzere en fazla üç defa kontrol edeceğim. Üyesi olduğum sosyal paylaşım sitelerini en fazla günde bir defa kontrol edeceğim. Sırf merak için internette tarama yapmayacağım. “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” hadisini kendime hatırlatarak, aramak istediğim şeyin benim için faydalı olacağına kanaat getireceğim. Türkiye ile ilgili haber sitelerini ziyaret etmeyi haftada bir gün (cumartesi) bir saatle sınırlı tutacağım. Eğer zihinsel ve ruhsal gelişimime faydalı olacak haber veya makaleler varsa onları ayrıca okuyabilirim. Her gün maksimum 15 dakika İngilizce gazete haberlerine bakacağım. Eğer zihinsel ve ruhsal gelişime faydalı olacak haber veya makaleler varsa onları ayrıca okuyabilirim. Bu sözleşmenin hükmünü bilerek bozduğum her gün için 50 dolar bağışta bulunacağım. Bu sözleşme 1 Temmuz 2010 tarihine kadar geçerlidir.
ZAMAN
Hüseyin Öztürk
01 Nisan 2010 Perşembe
Bir televizyon kanalının haber programında türban meselesi tartışılırken, alt yazıda şu soru ekrandaydı.
“Türban Sağlığa Zararlı mı?” Soruyu soran da cevap veren de türbanın sağlığa zararlı olması için epey gayret etti ama bir türlü sağlığa zararlı olduğunu ispat edemediler. Dereden tepeden çok taş yuvarladılar fakat emellerine ulaşamadılar.
Gerçi böyle düşünenlerin sağlıklı bir aile yapıları yoktur. Sırf onlara yardımcı olmak için türbanın sağlığa zararlı olduğunu ben bari söyleyeyim dedim.
Evet, türban sağlığa zararlıdır. Yalnız sadece münafıklara zararı vardır. Çünkü münafıklığın hiçbir tedavisi yoktur ve canlı cansız her varlıktan şikâyet ederler. Onların dünyasında insan, hayvan, bitki ve eşya bir anlam ifade etmez.
Mesela dünya toplumlarının içinde türbana karşı çıkan veya reddeden kâfir yoktur. Kâfirlerin önemli özelliği; İslâm dinini toptan inkâr etmektir. Dolayısıyla münafıklar gibi; “Ben de Müslümanım” deyip, sonra da İslâm’ın emirlerinden biri olan örtünmeye karşı çıkmazlar.
Bir kâfirle bir Müslüman bir arada yaşayabilir ama münafıklarla ne kâfirler ne de Müslümanlar aynı ortamda uzun süre barınamaz. Münafıklık insan fıtratını külliyen bozan ve insanlıktan çıkaran bir hastalıktır. Münafık kişi, insan olma özelliğini yitirmiş kişidir. Evindeki ahalisi dâhil, hiç kimseyle geçinemezler.
Türban düşmanı kadınlar kadınlık, erkekler de erkeklik fıtratını bozmuşlardır. Onlara göre önlerine çıkan herkes hatalıdır, bir tek onlar doğru düşünür ama kimse onları anlayamaz. Fıtrata müdahale; insanı öfkeli, kaprisli, bencil ve ruhsuz yapar.
Efendim neymiş, türban takanlar ya da başörtü kullananlar, güneş ışınlarından yararlanamazmış. Böyle düşünen ve söyleyen insanlar, iki ayağının üzerinde yürüyen normal bir insan olamaz.
Olsa olsa, amuda kalkarak yürüyorlardır ve dünyaya tersinden bakıyorlardır. Behey gafil, çoğunluğunu Müslüman ülkelerin oluşturduğu sıcak bölgelerde güneş yılın on iki ayı her gün o şehirlerin, köylerin, kasabaların üzerine doğar ve neredeyse gölgelik için dahi bulut görülmez. Yılda birkaç kez yağmur yağar, yağmur yağarken güneş yine arzı endam eder. Ve sıcak iklimlerdeki kadınların çoğunluğu örtülüdür ve sağlıklıdır.
Dünya kadın nüfusunun içerisinde en güzel hanımlar sıcak bölgelerdedir. Neredeyse tamamı örtülüdür ve güçlü kadınlardır. Türban düşmanı kadınlar veya erkekler gibi çocuk sahibi olmamak için hayvanlara yamanmazlar. Her birinin yedi sekiz çocuğu vardır, çocukları da kendileri gibi sağlıklıdır, bir kısmı da belki ikinci, üçüncü eştir.
Bizdeki örtü düşmanı hatunlar gibi kocasına bir yumurta pişirmemek için valizini alıp dullar pansiyonuna gitmezler. Yine bu sıcak bölgelerdeki hanımlar, bizdeki bel ve bacak romatizması çeken örtü düşmanlarından hem sağlıklı hem güzeldirler.
Savaşların ve kargaşaların içinden çıkmayan hanımları hemen herkes görüyor, hangi birisi güneş ışınlarından faydalanamadığı için sağlıksız gözüküyor. Büyük acılara ve kayıplara rağmen, kadın olmanın şefkatiyle ailelerinin başında duruyor ve çocuğuna, kocasına, sahip çıkıyor ve asla isyan etmiyor.
Gelelim Türkiye’ye. Ülkemizdeki kadın nüfusunun çok büyük bölümü bir şekilde örtülüdür. Bunların bir kısmı da tarım kesiminde yaşar ve hepsi örtülüdür. Güneş ışınlarından yararlanamazlar. Tarlada, bağda, bahçede çalışır, didinir, meyve sebze yetiştirir, sonra yetiştirdiklerini büyük şehirlere gönderir. Onların alın terleriyle ürettiklerini, şehirdeki örtü düşmanları yer ve karınlarını doyurduktan sonra işte bu masum kadınlara hakaret ederler.
VAKİT

